Bir eczaneye girdiğinizde, tezgâhın arkasında beyaz önlüğüyle duran insan size bir ilaç uzatır. Siz alır, teşekkür eder ve çıkarsınız. İşte bu kadar basit görünür her şey. Ama gerçekten öyle mi?
O beyaz önlüğün arkasında, yıllarca süren uykusuz geceler, sayısız sınavlar, laboratuvarlarda geçen saatler, yeminler ve mesleğe adanmış bir ömür vardır. O eczacı, yalnızca ilaç veren biri değil; sağlığınızı emanet ettiğiniz, hataları düzelten, ilaç yoksa sizin için çözüm arayan, kimi zaman hastasından önce ilacın dozajını sorgulayan kişidir. Ama bugün, her köşe başında bir zincir eczane yükselirken, bağımsız eczacılar hayatta kalma savaşı veriyor.
Bir eczacı, sabah dükkânını açtığında sadece ilaç satmaz. Gelen yaşlı teyzenin reçetesini okur, ilaçlarını ayarlar, “Bunu aç karnına al, öbürünü unutma” diye tembihler. Genç bir hasta gelir, doktorunun yazdığı reçeteye şüpheyle bakar: “Bu ilacı bir yanlışlıkla mı yazdılar?” diye düşünür. Bazen reçeteye değil, reçetedeki isme bakar, “Geçen hafta da gelmişti, o zaman şu ilacı almıştı, bu ikisi çakışır mı?” diye içinden geçirir. Ve kimse bilmez, o sessizce hastasının iyiliği için müdahale etmiştir bile.
Geceleri nöbete kalan eczacının en büyük korkusu müşteri eksikliği değil, hırsızlık, gasp, şiddet… Bir hastanın çaresizliğiyle karşılaşmak… Saat üçte kapıyı çalan bir baba, “Çocuğumun ateşi çok yüksek, hastane çok uzak, bir şey verin” dediğinde, mesai bitmiştir ama vicdanın mesaisi bitmez.
Günlerdir beklenen ilaç yoksa, hasta umutsuzca sorar: “Başka eczanede bulabilir miyim?” Eczacı telefonunu çıkarır, yakın eczaneleri tek tek arar, bir yerden ilaç bulmaya çalışır. “Bizde yok ama şu eczanede olabilir” der. Oysa siz, markette bir ürün bulamadığınızda başka marketin rafına bakıp size yardımcı olan birini gördünüz mü hiç?
Bu meslek, yeminin mesleğidir. Karşısında kim olursa olsun ilacı eksik etmemektir. Ama kimse sormaz: “Eczacı nasıl?” Çünkü onlar hep oradadır. Sınavlarda ezberledikleri formüllerden çok daha ağır bir yükü taşırlar: İnsan hayatının sorumluluğunu…
Ve ne acıdır ki, bugün onları koruyan kimse yok. Zincir marketler gibi büyüyen eczaneler, ilaç krizleri, ekonomik yükler ve en kötüsü “eczacıya ihtiyacımız yok” diyen zihniyet…
Ama unutulmamalıdır: O eczacı bir gün sizin, çocuğunuzun, sevdiklerinizin hayatına dokunacak. Çünkü gerçek sağlık sistemi, dört duvar arasına sıkışmış hastanelerden değil, mahalle köşesindeki o küçük eczaneden başlar.
Bir eczaneye girdiğinizde, sadece ilacınızı alıp çıkmayın. O tezgâhın arkasında duran insana bir kez daha bakın. Çünkü o, kim bilir kaç hayatı iyileştirmiş, kaç geceyi uykusuz geçirmiş, kaç kez “Geçmiş olsun” derken, kendi yorgunluğunu unutmuş biridir.